|
BİTKİ BESLEMEDE YENİ YAKLASIMLAR VE GÜBRE – ÇEVRE İLŞİKİSİ
İlhan KARAÇAL1 Şefik
TÜFENKÇ2
1 Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Ankara
2 Prof. Dr., Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Van
ÖZET
Tarımsal üretim bir enerji dönüşüm sistemidir. Bitkiler güneş enerjisini
kimyasal enerjiye, gıda enerjisine dönüştüren organizmalardır. Yeşil bitki
yapraklarında güneşten gelen ışık enerjisi fotosentez ile kimyasal enerji olarak
organik maddede bağlanmaktadır. Bu olaydaki diğer girişkenler su ve bitki
besinleridir. Toprağın su ve bitki besinlerini yeterince bitkiye sağlayamaması
durumunda yapılması gereken işlemler sulama ve gübrelemedir. Dünya su
kaynaklarının kritik düzeye gelmesi, insanlarda çevre bilincinin gelişmesi,
konvansiyonel sulama ve gübreleme yöntemlerinin terk edilerek yeni yöntemlerin
uygulanmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Bunlarla birlikte, tarımsal
üretimdeki diğer uygulamalar da günümüzde artık dogal kaynakları ve canlı yasamı
koruyan, gıda güvenliğini gözetecek şekilde sistematik olarak düzenlenmekte,
uygulanmakta ve izlenmektedir. Artık tarımsal üretimde kullanılan girdilerin
iklim degisikligi, asidifikasyon, ötrofikasyon gibi çevresel etkilerini ortaya
koyan yöntemler (Life Cycle Impact Assessment – LCIA - Yasam Döngüsü Etki
Değerlendirmesi) pek çok ülkede kullanılmaya baslanmıs ve kalite standartları
içerisine girmiş bulunmaktadır.
Günümüzün “Bitki Besleme ve Gübreleme Uygulamaları” da bu nedenle, sadece yüksek
ürün sağlayan işlemler seklinde degil, aynı zamanda yüksek kaliteli ve saglıklı
tarımsal üretime yönelik, çevre ve doğal kaynakları koruyan, izlenebilir olacak
sekilde planlanarak yürütülmelidir. Genel olarak
yi Tarım Uygulamaları (
TU) veya uluslar arası adı ile GLOBALGAP olarak tanımlanan
tarımsal kalite yönetim sistemleri için Türk tarım dünyası da kendisini
hazırlamak zorundadır.
Anahtar Kelimeler: Bitki Besleme, Gübre, Gübreleme, Çevre Kirliligi
1.GİRİŞ
Tarımda “Yesil Devrim” olarak tanımlanan ve 1960-70’li yıllarda olabildigince
fazla üretmeyi hedefleyen anlayıs günümüzde artık terk edilmistir. Bitkisel
üretimde 21. yüzyılda hakim olan yaklasım artık kaliteli üretimdir. Aslında
“Kalite” kavramı günümüzde bir felsefe olarak tanımlanmakta ve bir yasam biçimi
olarak algılanmaktadır. Kalite kavramının önemini vurgulayan, Toplam Kalite
Yönetimi (TKY) yöntemi ile bu anlayısı hayata geçiren ve bir Amerikalı olmasına
karsın, düsünceleri ilk kez Japonya’da uygulama alanı bulan, bu nedenle de
“Japon Mucizesi”nin öncüsü kabul edilen W.E.DEMING (1900-1993) tir. Daha çok
endüstriyel üretimde kaliteyi hedefleyen prensipleri ortaya koyan Deming’ in
söyledigi su söz günümüzde artık tarım için de geçerlidir; “Sanki yasamak için
çok gerekliymis gibi, bozuk ve hatalı ürünler ile dolu bir dünyada yasamayı
ögrendik. Artık yeni bir felsefeyi hayata geçirmenin zamanı gelmistir: KAL
TE” (Dereli ve Baykasoglu, 2003).
Tüm yasamı kapsayan bir kalite yönetimi anlayısı içerisinde tarımsal üretim
nerede durmaktadır? Dogayı, topragı, suyu ve canlıları kullanan bir üretim
biçimi olan tarım elbette bu anlayısın, bu felsefenin dısında kalamazdı. Nitekim
kalite yönetimi yaklasımı sonucunda ortaya çıkan “Sürdürülebilir Tarım”,
“Ekolojik Tarım”, “Organik Tarım”, “Biyolojik Tarım”, “
yi Tarım Uygulamaları” gibi isimlendirmeler ile günümüzde
yürütülen tarımsal üretim biçimleri tamamen kalite yönetimine dayanan
uygulamalardır. Genel anlamı ile insan ve hayvan saglıgına önem veren, çevreyi,
basta toprak olmak üzere dogal kaynakları ve tüm canlı yasamı koruyan, gıda
güvenligini saglayan, tüm asamaları izlenebilir olan tarımsal üretim
uygulamaları ve hasat sonrası islemleri yukarıdaki isimlendirmeler ile
anılmaktadır.
Tarımsal üretimde kalite yönetimi anlayısının benimsenmesi, özellikle gelismis
ülkelerde çevre sorunlarının yogunlasması, gıda kaynaklı hastalıkların artması
sonucunda ortaya çıkmıs bir gelismedir.
Bu ülkelerde tarımsal kaynaklı kirleticilerin yogun biçimde kullanımı ve dogal
dengeyi bozan tarım teknikleri uygulamalarının olumsuz etkileri dikkati çekmeye
baslamıs ve çevre ile uyumlu teknikleri içeren yukarıda söz edilen tarımsal
üretim sistemleri 1990 lı yıllarda gelistirilmeye başlanmıştır.
Bunlardan EUREPGAP adı ile baslayan, artık 2007 yılından beri evrenselleserek
GLOBALGAP adını alan
yi Tarım Uygulamaları (
TU), basta adayı oldugumuz Avrupa Birligi ülkeleri olmak üzere
dünyada pek çok ülkenin yasalarına girmis, yönetmelik ve talimatlar ile
uygulamalar detaylandırılmıs bulunmaktadır. Türkiye de bu gelismelerin dısında
kalmamıs, gerekli yasal uygulamalar gerçeklestirilerek üretimde kalite yönetimi
sistemleri özendirilmeye baslanılmıstır.
Tüm bunlar yapılırken gözden kaçırılmaması gereken husus, tarımsal üretimde
verimliligin
gelistirilmesi gerçegidir. Zira artan nüfusa paralel olarak gıda üretiminin de
artırılması bir zorunluluktur.
Bu zorunluluk elbette bitkisel ve hayvansal gıdaların üretiminde kalite yönetim
sistemleri uygulanarak yerine getirilecektir. Verimliligin artırılması daha çok
girdi kullanımı anlamına geldigine göre, bu anlamda asırı girdi kullanarak doyum
noktasına gelmis bulunan gelismis ülkelerde üretim artısı çok olası
gözükmemektedir. Türkiye gibi tarımı gelisme potansiyeline sahip ülkelerin,
gelecekteki gıda gereksinimini karsılamaya aday oldugu görülmektedir
(Fresco,2004). Bizim sansımız, bilinçsiz ve yogun girdi kullanan ülkelerin
düstügü hataları yapmadan, dogayı ve çevreyi tahrip etmeden verimliligi artırma
sansına sahip olmamızdır. Çünkü günümüzde özellikle bitki beslenmesinde ve
gübrelemede gelistirilen yeni yöntemler, bu konuda sürdürülen çalısmalar,
topraktan sofraya kadar saglıklı tarımsal ürünleri yüksek düzeyde
üretebilecegimizi göstermektedir.
1. GÜBRE - ÇEVRE İLİŞKİSİ
Sili’deki Güherçile yataklarının 1840 lı yıllarda isletilmesi ile baslayan
tarımdaki ticari anlamda gübre üretimi ve tüketimi son yıllarda yavaslama
egilimine girmis bulunmaktadır. Sekil 1 de görüldügü gibi,1990 yılların
basındaki dalgalanma dısında genellikle dünyadaki gübre tüketimi uzun yıllardır
etkili madde bazında 140 milyon ton civarındadır. Birlesmis Milletler Gıda ve
Tarım Örgütü (FAO), artan dünya nüfusunu günümüzdeki düzeyde besleyecek tarımsal
üretim için 2015’de 175 milyon ton, 2030’da ise 199 milyon ton gübre
kullanılması gerektigini bildirmektedir. Yine FAO nun rakamlarına göre dünyada
tüketilen gübrenin %69 u gelismis ülkelerde, % 31 i ise gelismekte olan veya az
gelismis ülkelerde tüketilmektedir.
Gelişmekte olan ülkeler arasında sayılan Türkiye’de yine etkili madde bazında
yıllara göre
tüketilen kimyasal gübre miktarları ekonomik krizlerin yasandıgı dönemlerde
büyük düşüşler
göstermiş, son yıllarda yeniden artma eğilimine girmiştir (Sekil 2).
Dünya nüfus artısı dagılımı dikkate alındığında ve tarımsal üretimde, basta
gübre olmak üzere
kullanılan girdi miktarı göz önünde bulundurulduğunda, gelecekte gübre tüketim
trendinin artacağı ülkeler gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkeler olacaktır.
Özellikle tahıl üretiminde artıs öngörülen ülkeler Afrika, Asya ve Latin Amerika
da bulunmaktadır. Son 40 yılda 3.3 milyar artan dünya nüfusu, önümüzdeki 40
yılda 2.3 milyar artacaktır. Bu artıs az gelismis ve gelismekte olan ülkelerde
olacaktır
(Sekil 3). Bu orandaki bir nüfus artısı, günümüzde 2.1 milyar ton olan gıda ve
yem üretiminin, 2050 yılında 3 milyar tona çıkartılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu zorunluluga karsın, günümüzde en çok tartısılan konu nüfus artısı ve ekonomik
gelismeye paralel olarak dogal kaynaklardaki tükenistir.
Nüfus artısı ile ekonomik gelisme, enerji tüketimi ve karbon dioksit emisyonu
paralel seyretmektedir
(Çizelge 1). Son 200 yılda dünya nüfusu 6 kat artarken Global Gayrisafi Hasıla
(GGH) 72 kat, enerji tüketimi 37 kat, CO2 salınımı ise 21 kat artmıs
bulunmaktadır (Çizelge 1).
Nüfus artısının hızlı oldugu, dolayısı ile gıda üretimini de artırmak
zorunlulugu bulunan ülkeler arasında yer alan Türkiye’de gereksinme duyulan
gübre miktarı ile tüketilen gübre miktarları arasında büyük fark bulundugu
bilinmektedir (Eyüpoglu, 2002). Örnek olarak, ülkemizin 9 tarım bölgesinde
ortalama yıllık azotlu gübre gereksinimi ve tüketimi Sekil 4 de gösterilmistir.
Topraklarımızın azot kapsamlarına göre belirlenen gübre gereksinimi ile,
kullanılan ortalama degerler karsılastırıldıgında, bölgelerin gelismislik
düzeyine baglı olarak farklılıklar bulunmakla birlikte, tüm bölgelerimizde
gerekenden çok az miktarlarda gübre kullanıldıgı anlasılmaktadır.
Gelismekte olan ülkelerdeki gübre kullanımı ile tahıl üretimi arasındaki iliski
incelendiginde
(Sekil 5), gübre tüketimi ile üretim arasında paralellik bulundugu
görülmektedir. Bu durum gelecekte tarımsal üretimde öngörülen artıs için bizim
gibi ülkelerde daha fazla gübre kullanımını zorunlu kılmaktadır. Elbette duyarlı
davranılması kosulu ile. Duyarlı davranılmasının gerekliligi, gübrelemedeki
artısla birlikte kimi risklerin ortaya çıkabilmesinden kaynaklanmaktadır.
Özellikle çevre açısından gübrelemenin neden olabilecegi olumsuz etkiler söyle
sıralanmaktadır (Karaçal, 2008).
• Azotlu gübre kullanımının artması ile topraktan olan yıkanmaların da artması
ve sonuçta sularda nitrat miktarının yükselmesi,
• Özellikle yüzey topragının tasınması sonucu azotlu ve fosforlu gübrelerin
sulara karısması ile durgun ve akarsularda besin elementleri konsantrasyonunun
yükselmesi (Ötrofikasyon), buna baglı olarak sularda algler ve bitkisel yasamın
artması ile oksijen azalması sonucu basta
balıklar olmak üzere hayvansal yasamın tehlikeye girmesi,
• Asırı ve yanlıs gübre uygulamaları sonucu bitkilerde kimi maddelerin
yıgılması,
• Azotlu gübrelerin topraga uygulanması ile gazlasma sonucu atmosfere azot
oksitler gibi
gazların katılmasının sera etkisi olusturması,
• Fosforlu gübre üretiminde ham madde olarak kullanılan fosforlu kayaların (Ham
Fosfat)
bilesiminde agır metaller, özellikle kadmiyum (Cd) bulunması durumunda toprak
kirliligi riski.
ste bu durum, çevresel olumsuzluklara neden olmadan yeterli
düzeyde ve saglıklı gıda üretimi için yeni arayısları gündeme getirmekte, bitki
beslemede yeni yaklasımlar ortaya çıkmaktadır.
3. BİTKİ BESLEMEDE YENİ YAKLASIMLAR
Çevreci tarımsal uygulamaları tanımlayan “Agroekoloji” terimi geçtigimiz
yüzyılın sonlarında tarım literatürüne girmis bir kavramdır ve günümüzde pek çok
ülke üniversitesinde bilim dalı olarak çalısma alanını olusturmaktadır. Bu
konuda çalısmalar yapan ve kamu oyu olusturan dernekler, vakıflar gibi sivil
toplum örgütleri yanında, yapılan çalısmaları yayımlayan dergiler bulunmakta,
yayınevleri bu konudaki kitapları basmak için yarıs etmektedirler. Böylece,
giderek gelisecegi anlasılan ekolojik yaklasımın bir sonucu olarak 21. yüzyılda
tarımsal üretimde de duyarlılıgın artacagı tahmin edilmektedir. Ekolojik
kısıtlamalara paralel olarak, su ve enerji kaynaklarındaki azalmalar ve son
birkaç yıldır tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kısıtlar da duyarlı tarım
uygulamalarının gittikçe önem
kazanacagını göstermektedir. Bu konudaki duyarlılıgı vurgulaması açısından yine
son yıllarda üretim yapan sektörlerde yürütülen çalısmaların, kullanılan
girdilerin yasam üzerine etkilerini belirlemek amacıyla gelistirilen LCA veya
LCIA yönteminden bahsetmek yararlı olacaktır. Life Cycle Assessment veya Life
Cycle Impact Assessment ( Yasam Döngüsü Degerlendirmesi veya Yasam Döngüsü Etki
Degerlendirmesi) kelimelerinin bas harflerinden olusan bu kavram bir metodoloji
olup, üretim sürecinde yapılan tüm aktivitelerin canlı yasam üzerine dogrudan
veya dolaylı olarak etki yapan sonuçlarını hesaplayan ve ekolojik indikatör
olarak tanımlanan bir uygulamadır (Brentrup ve ark. 2001). Bu yöntem tarımsal
üretime de uyarlanmakta ve sadece tarlada yapılan uygulamaları degil, kullanılan
girdilerin üretiminde, nakledilmesinde ve depolanmasındaki çevresel etkilerini
de dikkate almaktadır. Örnegin, kullanılan azotlu bir gübrenin üretiminde
tüketilen ham materyalin çevresel etkisi yanında, gübrenin üretiminde kullanılan
enerji ve çevreye yapılan salınımlar da hesap edilmektedir.
Yukarıda söz edilen çevresel duyarlılık, bitkisel üretimi artırma zorunlulugu
karsısında
gereksinme duyulan girdilerin karsılanması için yeni arayısları gündeme
getirmistir. Bunun sonucunda bitkilerin beslenmesinde ve gübrelerin minimum risk
ile kullanımı konusunda yapılan çalısmaların, yeni gelismelerin kaydedildigi
alanlar asagıdaki gibi gruplandırılarak özetlenebilir:
3.1. BİYOTEKNOLOJİ
Tarımsal üretimde ortaya çıkabilecek çevresel baskının azaltılmasına yönelik
çalısmaların
basında, yetistirilecek bitkinin girdi gereksiniminin azaltılması gelmektedir.
Biyoteknoloji alanındaki çalısmalar, hastalıklara dayanıklı bitki türlerinin
gelistirilerek pestisid tüketiminin azaltılmasına benzer sekilde, bitki besin
maddesi gereksinimi düsük bitki türlerinin gelistirilerek gübre tüketiminin
azaltılmasına dogru yönelmistir. Özellikle, bodur meyve türlerinde oldugu gibi,
bitkilerde minimum vegetatif gelisme ile maksimum generatif gelisme
hedeflenmektedir. Ancak, gen transferi konusundaki endiseler bu yöndeki
çalısmaların kusku ile karsılanmasına neden olmaktadır. Genetik yapısı dogal
döllenme veya dogal rekombinasyon ile
olusmayacak sekilde degistirilmis bitkiler (Transgenik Bitkiler)
veya daha genis anlamda GDO (Genetigi Degistirilmis Organizma) lar günümüzde en
çok tartısılan konuların basında gelmektedir. Bu tür biyoteknolojik çalısmaların
amacı, yüksek verim ve yüksek kalite kriterlerine sahip bitkilerin
gelistirilmesi yanında, bitkilerin besin ihtiyacının daha kolay karsılanması,
kuraklıga, sıcaga, soguga, böceklere, virüslere, hastalıklara karsı dirençli
bitkiler gelistirmektir.
Genetigi degistirilmis bitkilerin ticari amaçla kullanılmaya baslanması konunun
saglık, çevre, hukuk ve etik boyutlarının tartısılmasını da beraberinde
getirmistir. Gen kaynaklarının korunması, biyogüvenlik, insanlarda alerjik
reaksiyonların artma riski, antibiyotige dirençli mikroorganizmaların gelismesi
gibi konular bu tür çalısmalara mesafeli yaklasılmasına neden olmaktadır. Ancak,
günümüz bilgi düzeyinin ve teknolojik gelisiminin bir sonucu olan GDO veya GMG
(Genetik Modifiye Gıda) konusunda yapılan çalısmaların daha da gelisecegi
görülmektedir. Bu durum, çevresel endiseler ile baslatılan çalısmaların, baska
çevresel riskler ortaya çıkarabileceginin en güzel örnegini olusturmaktadır.
Bunun dısında, Biyoteknoloji alanında bitkilerin beslenmesi ile ilgili olarak
ümit veren
arastırmalar iki yönde odaklanmıs bulunmaktadır. Bunlar, baklagil bitkilerinin
köklerinde oldugu gibi, biyolojik azot fiksasyonu yapabilecek
mikroorganizmaların gelistirilmesi ve bitki köklerinin besin maddesi absorbsiyon
kapasitelerinin artırılmasına yönelik çalısmalardır. Atmosfer azotunun topraga
baglanmasının artırılması, azotlu gübre kullanımında belirli ölçüde bir azalma
saglanacagını göstermektedir. Biyolojik Gübreleme olarak tanımlanan ve
genellikle mikroorganizmaların kullanıldıgı uygulamalar asagıda açıklanacaktır.
n vitro kültürlerde bitki ıslah yolu ile sömürme gücü
artırılmıs genotiplerin gelistirilmesi
sonucunda, topraktaki bitki besinlerinden daha çok yararlanılması
amaçlanmaktadır. Böylece toprakta bulunan bitkiler için yarayıssız formlardaki
bitki besini rezervi degerlendirilmis olacaktır. Böyle bir uygulamada
sürdürülebilirligin önemi de elbette artmaktadır. Baska bir anlatım ile, toprak
koruma önlemlerinin artırılması, verimliligin korunması gelecekte bitkilerin
beslenmesinde girdi kullanımını azaltacak en kolay yöntemdir. Bu amaçla,
topragın dogal yapısını korumak, toprak canlı yasamına zarar vermemek ve
enerjiden tasarruf için toprak islemenin azaltılması gerekecektir. Hatta, son
zamanlarda sıkça gündeme gelen “ Sıfır Toprak
sleme” tarımsal üretimde ironik bir yöntem haline
gelebilecektir.
3.2. BİYOLOJİK GÜBRELEME
Topragın dogal yapısı içerisinde canlı organizmalar önemli bir yere sahiptir..
Toprak verimliligi açısından büyük öneme sahip olan toprak organizmalarının
dünyası, yani edafon, toprak florası ve toprak faunasından olusmaktadır. Toprak
florası yani bitkisel canlılar etkinlik yönünden birinci sırada yer almaktadır.
Bu grup içerisinde; bakteriler, mantarlar, aktinomisetler ve algler yer
almaktadır.
Toprak faunası, yani toprak hayvanları içerisinde; protozoalar, nematodlar,
toprak solucanları ve diger hayvanlar yer almaktadır. Toprakların üretkenligi
açısından bunların her birinin farklı yararları bulunmaktadır. Örnegin
bakteriler toprakların verimliligi açısından büyük öneme sahip olan azot
döngüsünde önemli bir yere sahiptir. Gerek simbiyoz olusturan gerekse bagımsız
yasayan bakteriler atmosfer azotunu bitkiye yarayıslı hale dönüstürmektedirler.
Bunun yanı sıra topraklara herhangi bir yol ile karısan organik maddelerin
parçalanmasında büyük öneme sahiptirler. Aktinomisetler ayrısmada ve
huminifikasyonda rol alırlar. Frankia cinsi aktinomisetler odunsu bitkiler ile
simbiyoz olusturarak havanın serbest azotunu baglarlar. Funguslar özellikle
mikoriza fungusları toprak verimliligi açısından farklı bir yere sahiptirler.
Algler ve bazı türleri atmosfer azotunu fikse etmektedirler.
Basta bakteriler olmak üzere, mantar, aktinomiset, alg gibi mikroorganizmalar
biyolojik gübre
olarak degerlendirilerek tarımsal üretimde çevresel risk azaltılmaktadır.
Biyogübre kullanımında karsılasılan iki büyük güçlükten burada söz etmek yararlı
olacaktır. Bunlardan birincisi, bu gübrelerin uygun kosullarda saklanamaması
durumunda mikroorganizmanın canlılıgını kaybetmesi ve gübrenin islevini yerine
getirememesidir.
kincisi ise, toprak kosullarının uygulanan biyolojik gübredeki
canlılar için elverisli olmaması halinde gübrenin etkisinin istenilen düzeye
ulasmamasıdır. Bu nedenle, biyogübre uygulamalarında toprakların nem, organik
madde, pH gibi mikroorganizma yasamını etkileyen özelliklerinin kontrol edilmesi
gerekir. Böylece dogal ekosistemin olusması toprakta saglanmıs olur ve yapılan
uygulama yıllarca etkisini sürdürür. Baska bir deyim ile mikroorganizmalar
bitkilerin beslenmesinde etkinliklerini kendiliklerinden gelistirler.
Etkin mikroorganizma (EM-Effective Microorganisms) kavramı Japon bilim adamı
Teruo Higa tarafından gelistirilmistir (Higa, 1991). Etkin mikoorganizmalar
dogada var olan faydalı
mikroorganizmalardan olusturulan karısımdır. Bu karısım inokulant olarak
topraklara uygulanarak toprakların mikrobiyal yogunlugunu artırmak için
kullanılmaktadır. Bu sayede toprak kalitesi, toprak saglıgı düzeltilmekte, bitki
büyümesi, verimi ve kalitesi artmaktadır (Higa ve Paar, 1994). Etkin
mikroorganizmalar seçilmis mikroorganizma türlerinden olusturulmaktadır. Bu
mikroorganizmalar birbirleri ile uyum içerisinde yasayabilen, birbirleri
üzerinde antagonistik etkiye neden olmayan canlılar olup sıvı kültür içerisinde
hazırlanırlar. Bunlar, laktik asit bakterileri, foto sentetik bakteriler,
mayalar, aktinomisetler gibi organizmalardan olusturulmakta ve uygun bir organik
tasıyıcıya aktarılarak biyolojik
gübre haline getirilimektedirler. Etkin mikroorganizmalar daha çok,
pestisitlerin biyokontrolü, ürün artıklarının geri dönüsümü, koruyucu çiftçilik
uygulamaları, organik ıslah uygulamaları, ürün rotasyonu gibi tarımsal
uygulamalarda yarar saglayarak verim artısını desteklemektedirler.
Biyolojik gübre olarak degerlendirilen bir diger grup mikroorganizma ise PGPR
olarak
tanımlananlardır. PGPR tanımı “Plant Growth Promoting Rhizobacteria”nın
kısaltılmısı olup Türkçesi “Bitki Gelismesini Tesvik Eden Bakteriler” olarak
tanımlanabilir. PGPR’lar çok genis toprak bakterilerinden olusmakta olup, o
alanda yetisen bitkiler ile birlikte bulunurlar ve bitki gelisimini
desteklerler. Bu tür bakterilerin biyolojik gübre olarak kullanımı ile,
bitkilerin besin elementi alımı arttıgı gibi topragın mikroorganizma
yarayıslılıgı da artmaktadır. Ayrıca bitkilerin patojenik mikroorganizmaları
kontrol altına almasına yardımcı olmaktadırlar. Bitki gelisiminin uyarılmasının
mekanizması, atmosfer azotunun tespitini, siderofor üretimini, auxin, sitokinin,
giberellin gibi fitohormonların üretimini, fosfor gibi minerallerin
çözünürlülügünü ve enzimlerin sentezini içerir. Biyostimülatör adı verilen bu
bilesikler
bitki gelisiminin düzenlenmesinde ve etkinlestirilmesinde önemli roller
oynamaktadırlar (Çakmakçı, 2005). Örnegin, mikroorganizmalar tarafından
salgılanan maddeler içerisinde yer alan sideroforlar, avenik ve mugineik asit
gibi protein olusturmayan amino asitlerden olusmakta ve özellikle bitki
tarafından alımı güç olan demir gibi mikro elementler ile kileyt olusturarak
alınımı kolaylastırmaktadır.
Siderofor gibi etkin maddeleri kimi bitkiler de kökleri ile salgılayabilmekte ve
bu tür bitkiler “Demir Etkin Bitkiler” olarak tanımlanmaktadır.
PGPR bakterileri içerisinde özellikle fosfat çözücü bakteriler (PSB veya PSM)
önemli bir yere sahiptir. Uygulanan fosforlu gübrelerin yaklasık % 75-90’ı Fe,
Al ve Ca bilesikleri seklinde topraklarda fiksasyonu ugramaktadır (Gyaneshwar ve
ark. 2002).
ste böyle topraklarda yetistiricilik esnasında bitki
tohumlarının P çözücü bakterilerle asılanması ile toprakta fiksasyona ugramıs
fosforun veya uygulanan gübre fosforunun alınabilirliligini artırarak bitki
gelismesi tesvik edilebilir (Jones ve Darrah, 1994). Bazı bakteriler, organik
asit salgılayarak (Kucey ve ark. 1989) veya farklı mekanizmalarla (Nautiyal ve
ark. 2000) inorganik P çözünürlügünü artırarak alınabilir forma dönüstürmekte ve
bu sayede bitki gelismesini stimüle etmektedirler(Kumar ve Narula 1999).
Fosfor çözünürlügünü artırma konusunda biyolojik gübreler içerisinde mikoriza
(Mycorrhizae) önemli bir yer tutmaktadır. Bitki kökleri ile belirli fungusların
ortaklasa yasamları sonucu olusturdukları yapıya mikoriza denilmektedir. Bu
yasam sekli, mikroorganizmalar ile bitkiler arasındaki en yaygın simbiyotik
yasam sekillerinden biridir. Bu simbiyotik iliskide, bitki fungusa karbonhidrat
ve bazı besin maddelerini vermekte, fungus ise bitkinin basta fosfor olmak üzere
besin elementleri ve su alınımını artırmaktadır (Demir, 1998). Mikorizal
funguslar, ektotrofik mikorizalar (ektomikoriza) ve endotrofik
mikrorizalar (endomikoriza) olmak üzere ikiye ayrılır. Ektotrofik mikorizal
funguslar, kökün korteks tabakası içerisine misellerinin bir kısmını sokarlar ve
kökü kılıf gibi çevirirler. Burada hifler korteks içerisine fazlaca girme
yerine, bir ag seklinde (Hartig agı) korteks hücrelerini kusatırlar. Ektotrof
mikorizal funguslar, gymnosperm ve odunsu angiosperm gibi agaçsı türleri enfekte
ederler. Endotrof mikorizalar, ektotrofik mikorizalardan farklı olarak, kökün
etrafında tam bir kılıf olusturmazlar. Bunun yerine kökün içerisine dogru ve
kökten topraga dogru uzanırlar. Epidermis ve kök tüyünden köke giren hifler,
sadece korteks hücrelerinin arasındaki alanlarda degil, korteks hücrelerine de
girerek ilerlerler.
Endotrofik mikorizaların en yaygın tipi arbusküler mikorizalardır. Bu isim,
hücreler içerisinde arbuskül (cüce agaç) olarak adlandırılan dallanmıs yapıların
olusmasından kaynaklanır. Arbusküllerin, konukçu bitki ile fungus arasındaki
besin transfer yerleri oldukları sanılmaktadır. Ayrıca kökün birkaç cm dısına
miseller uzanabilir ve spor tasıyan yapılar olusabilir. Arbusküler mikorizalar,
fosfor alımını ile çinko ve bakır gibi iz elementlerinin alımını
kolaylastırırlar. Bu mikroorganizmayı içeren biyogübre AMF (Arbuscular
Mycorrhizal Fungus) olarak adlandırılmakta olup, içerigindeki funguslar besin
elementi
alınımını arttırmak yoluyla rizosferdeki fizyolojik ve mikrobial degisimlerle
bitkinin morfolojik yapısını kuvvetlendirmekte ve bitki dokularındaki kimyasal
bilesikleri degistirerek, fungal kök hastalıklarını ve nematodları baskı altında
tutmaktadır. Ayrıca mikorizaların etkin kök genisligini arttırdıgı da
bilinmektedir. Ülkemizde yapılan bir çalısmada da Tüfenkçi ve ark. (2006),
nohutta mikoriza uygulamasının P alınımına etkisini arastırmıslar ve
inokulasyonun yapıldıgı örneklerden elde edilen degerlerin kontrol parsellerine
göre %10.3’lük bir artıs gösterdigini bildirmislerdir.
Biyolojik gübrelemede kullanılan bir diger grup mikroorganizma “Fotosentez
Bakterisi” veya
“Fotosentetik Bakteri” olarak tanımlananlardır. Bu tür bakteriler, bagımsız
yasayan kendi beslek bakteriler olup, günes ısınlarını ve toprak ısısını enerji
kaynagı olarak kullanıp bitki kök salgılarından, toprak organik maddesinden ve
toprakta olusan hidrojen sülfür (H2S) gibi gazlardan amino asitler ve nükleik
asitler üretebilirler. Böylece, bitkilere fotosentez ürünü hazır organik
bilesikler sunularak bitki tarafından yapılan özümlemeyi desteklemek yoluyla
gelisim hızlandırılır. Günes enerjisi bakteriler tarafından kullanılarak
bitkinin yararlanmasına organik bilesikler halinde sunuldugundan, bu bakterilere
fotosentez bakterisi adı verilmistir. Fotosentez bakterilerinin toprak
verimliligine bir diger olumlu etkisi de, ürettikleri organik bilesiklerin diger
yararlı mikroorganizmalar için gelisme ortamı islevi görmesi ve bunların
sayılarının artmasını saglamasıdır.
Biyolojik gübre tanımlamasına girmese de konu ile iliskisi açısından son dönemde
agroekolojistlerin sıkça gündeme getirdikleri ve kullanımı gittikçe
yaygınlasmakta olan “Solucan Gübresi” nden burada bahsetmek yararlı olacaktır.
Topraklardaki hayvansal organizmalar arasında önemli bir yer tutan solucanların
beslenmek için vücutlarından geçirdikleri topragın kapsamıs oldugu mineralleri
çözerek dısarı atması ve bu atıkların bitki besin degerinin yüksek olması
arastırıcıların her zaman dikkatini çeken bir konudur. Ekolojik tarımda
kaydedilen gelismeye paralel olarak, solucanların bu özelliklerinin
degerlendirilmesi sonucunda “Biohumus” veya “Vermikompost” adı ile de anılan
solucan gübresi üretimi ve kullanımı hız kazanmıs bulunmaktadır. Solucanların
hızlı üremelerinden yararlanılarak kurulan solucan çiftliklerinde, daha çok
Kaliforniya Solucanı, Humbricus rubellis ve
Eisenia foetida, Dendrobena veneta türlerindeki solucanlar yetistirilmektedir.
Bu solucan türlerinin organik gübreler ve bitkisel materyal ( agaç kabukları,
yaprak, saman, sebze ve meyve artıkları ) ile beslenmeleri ve bu organik
materyali vücutlarından geçirmeleri ile ürettikleri yüksek degerlikli gübre,
organik bir kompostlasma sonucu ortaya çıktıgından Biohumus veya Vermikompost
olarak adlandırılmaktadır. Bu gübrenin yüksek degerlikli olmasının nedeni, bitki
besin elementlerini çözünmüs ve bitkiler için hemen yararlanılabilir formda
içermesi yanında, bitki gelisimi için önem tasıyan pek çok organik bilesigi ve
bakteri, fungus gibi yararlı mikroorganizmaları içermesidir. Solucanların
sindirim sisteminden geçen organik atıklardaki mikro besin elementleri dogal bir
sekilde kileytlenerek dısarı atıldıgından ve koloidal formda olduklarından
toprakta kayba ugramadan bitkiler tarafından kolay bir
sekilde alınabilmektedir. Bu gübre ayrıca amino asit, enzim, humik asit, fulvik
asit gibi bitki gelisimini hızlandıran organik bilesikleri kapsadıgından
bitkilere uygulandıgında fitohormon aktivitesini yükseltmekte ve hastalıklara
karsı direnci artırmaktadır. Biohumus simbiotik azot baglaması yapan Rhizobium
bakterilerini ve asimbiotik azot baglayan bakterileri de içerir. Bu nedenle
topraklara uygulandıgında azot kazancını artırmaktadır. Tüm bu özellikleri ile
solucan gübresi biyolojik gübre materyali olarak degerlendirilmekte, üretilmekte
ve pazarlanmaktadır.
3.3. HUMİN MADDELERİ
Toprakta dogal olarak bulunan ve toprak organik maddesinin humuslasması
sırasında
“Huminifikasyon” veya “Huminlesme” adı verilen reaksiyonlar sonucu degisime
ugraması ile ortaya çıkan yan ürünlere genel olarak Humin maddeleri adı verilir.
Bu organik bilesiklerin topraklardaki olumlu etkileri söyle sıralanmaktadır
(Karaçal, 2004).
• Bitki besinleri ile organik yapı olusturması (Kileyt),
• Bitkilerin besin maddesi alımını, özellikle azot, fosfor ve kükürt alımını
artırması,
• Toprak mikrobiyolojik aktivitesini artırması,
• Minerallerin çözünürlügünü artırarak bitki besinlerinin açıga çıkmasını
saglaması,
• Kök hücrelerini uyararak bitki besini alımını artırması,
• Toprak strüktürünü iyilestirmesi,
• Toprak su tutma kapasitesini artırması
Humin maddeleri içerisinde özellikle “Humik Asit” bitki beslenmesinde gübre
olarak
degerlendirilmektedir. Linyit kömüründen veya leonardit den ekstraksiyon yöntemi
ile üretilen humik asit, kil veya komposta emdirilerek pelet seklinde, ya da
konsantre halde sıvı olarak organik gübre adı altında pazarlanmaktadır. Humin
maddeleri, özellikle azotlu ve fosforlu gübrelerin parçalanmasını saglayarak
bunlardan yararlanma oranını artırması ile bitki beslenmesinde önem
tasımaktadır.
3.4. GÜBRE ETKİNLİGİNİN ARTIRILMASI
Bitki besleme programlarının basarısı, gelisme periyodu boyunca toprakta
bulundurulan
yarayıslı besin elementleri miktarının, bitkilerin gereksinme duydukları miktar
ile örtüsmesine baglıdır.
Buradaki en kritik nokta, bitki gelisme sürecinde besin elementinin topraktaki
miktarının bitki için noksanlık sınırının üzerinde, ancak fazlalık sınırının
altında tutulmasıdır. Böylece, optimal gelisme ve ürün saglanırken çevre
üzerindeki olumsuzluklar da ortaya çıkmayacak, ekonomik kayıplar söz konusu
olmayacaktır. Bu durumun saglanması ancak gübre etkinliginin artırılması yolu
ile basarılabilir.
Bitkiden, topraktan, gübreden, iklimden, tarım tekniklerinden kaynaklanan
nedenlerle gübreden yararlanma oranı degismekte olup, bu etmenleri dikkate
almadan yapılan uygulamalar sonucunda bitki için yetersiz veya asırı bir bitki
besini arzı gerçeklesirken, düsük ve kalitesiz ürün hasadı ile amaç
saglanamamakta veya ekolojik olumsuzluklar ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle,
günümüzde artık gübre uygulamalarında teknolojik uygulamalar gerçeklestirilerek
gübre etkinligi artırılmaya çalısılmaktadır. Özellikle, gübreden yararlanma
oranlarının veya kayıpların dogrudan ölçülmesine olanak saglayan radyoizotop
teknigi (izleme teknigi) gibi ileri teknolojik yöntemler bu çalısmaları
desteklemektedir. Ülkemizde bu tür arastırmalara agırlık verilmesi, kaynak
ayrılması ve en önemlisi bu teknolojileri kullanacak ve uygulayacak insan
kaynagının yetistirilmesi, mevcut arastırıcı sayısının
artırılması gerekmektedir. Aksi takdirde, yukarıda söz edildigi gibi, üretimi
artırma endisesi ile asırı girdi kullanılması uygulamaları ile karsılasmamız
kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır.
Bitkilerin gübre kullanım etkinliginin artırılması amacı ile gelistirilen
yöntemlerin basında
“Fertigasyon” gelmektedir. Kimyasal gübrelerin (bitki besinlerinin) sulama
suyuna katılarak topraga uygulanması anlamına gelen fertigasyon, gübre
etkinliginin artırılmasında kullanılan önemli bir yöntemdir. Son yıllarda sulama
ekipmanlarındaki gelismeye paralel olarak büyük asamalar kaydedilen fertigasyon
konusunda özellikle mikro sulama sistemleri tercih edilmektedir. Damla sulama,
mini yagmurlama ve mikro-jet gibi az su tüketimine yönelik modern sulama
sistemlerindeki gelimseler sonucunda kimyasalların sulama sistemleri ile
uygulanması giderek artmaktadır. Gübreler dısında tarım ilaçları gibi
kimyasallar da bu yolla topraga katılabildiginden sulama suyu ile yapılan bu tür
uygulamalar “Kemigasyon” adı ile de anılmaktadır. Günümüzde artık bilgisayar
kontrolünde gerçeklesen fertigasyon uygulamalarında optimal su kullanımı ile
gübre etkinligi arttıgı için minimal gübre uygulanması gerçeklesmekte, böylece
bitkinin besin elementi gereksinimi istedigi oranda ve
zamanında karsılanırken çevresel olumsuzluklar ortadan kalkmıs olmaktadır.
Özellikle bitkinin istegi dogrultusunda, bitki besin elementlerinin istenilen
konsantrasyonlarda ve zamanlarda uygulanması ile daha yüksek ürün, daha kaliteli
ürün elde edilmesine olanak saglaması fertigasyonun en olumlu yanı olarak
degerlendirilmektedir. Fertigasyon uygulamalarının diger avantajları arasında,
gübrelerin sulanan alanın tümüne üniform olarak dagıtılması, yüzey akısı ve
yıkanma yolu ile gübre kayıplarını engellemesi, böylece gübre-gübreleme
maliyetinin düsmesi ve çok az miktarlarda uygulanması gereken mikro element
gübrelemesini kolaylastırması gibi özellikleri sayılabilir. Tüm bunlar
fertigasyonun bitkilerin gübreden yararlanma oranlarını artıran, buna karsılık
gübre uygulamaları sonucunda çevre üzerinde ortaya çıkabilecek olumsuzluklara
neden olmayan özellikleri arasında sayılmaktadır.
Fertigasyon konusunda karsılasılan en büyük güçlük, oldukça kompleks bir
uygulama olan
sistemi düzenli isletebilecek bilgi düzeyine sahip üretici tipine sahip
olmaktır. Gerçekten gübre ve diger kimyasalların etkin ve dogru biçimde
uygulanabilmesi, bunların yetistirilecek bitki çesidine, toprak ve iklim
özelliklerine göre ayarlanması, programlanması, gerektiginde bu verilerin
bilgisayar programları ile desteklenmesi bilinçli üretici tipine olan
gereksinmeyi artırmaktadır. Bu durum, beklenilen hedefin gerçeklesmesi için
teknik destek yanında, egitim desteginin sart oldugunu ortaya çıkarmaktadır.
Ayrıca, sistemin ilk kurulus maliyetinin yüksek olusu da ekonomik destek
konusunu gündeme
getirecektir.
Gübrelerin etkinligini artırarak kapsadıkları besin elementlerinden bitkilerin
yüksek oranda
yararlanmalarını saglamak, böylece kayıpları en aza indirerek çevre üzerinde
ortaya çıkabilecek olumsuzlukları azaltacak yöntemlerden bir digeri gübreleri
yavas çözünür formlarda üretmektir.
Kimyasal gübrelerin toprakta yavas çözünmesi, bitkinin gereksinme duydugu besin
elementleri salınımının genis bir döneme yayılması sonucunu dogurmaktadır.
Böylece bitki yararlanması artmakta, çözünme yavas oldugundan yıkanma yoluyla
veya gazlasarak kayıplar da azalmaktadır. Yıkanma ve gazlasma yolu ile kayıplar
daha çok azotlu gübre uygulamalarında ortaya çıktıgından, yavas etkili gübre
üretimi azotlu gübreleri kapsamaktadır.
Gübrelerin yavas etkili hale getirilmesinde iki yöntem uygulanmaktadır:
• Gübrelerin çözünmeyi geciktirecek bir madde ile kaplanması veya muamele
edilmesi,
• Gübrelerin çok iri granüller ( Süper Granül) halinde üretilmesi.
Gübre fabrikalarında bilinen proseslerle üretilen gübrelerin, ikinci bir
islemden geçirilerek
granüllerin dıs yüzeyinin kaplanmasında en yaygın olarak kullanılan madde
kükürttür ve bu işlem genellikle üre gübresinde uygulanmaktadır. Kükürt, ürenin
toprakta ayrısması ile olusan NH4 ve NO3 ın ortaya çıkmasını geciktirmekte,
bunların salınımını yavaslatmaktadır. Ayrıca gübrenin S kapsar hale gelmesi bir
anlamda kompoze gübre üretimini de saglamaktadır. Kükürt kaplı üre, son yıllarda
ülkemizde de sıkça karsılasılan topraktaki kükürt noksanligine çözüm getirme
sansını da vermektedir.
Gerçekten, dogal gaz kullanımının yaygınlasması ve buna baglı olarak da daha az
fosil yakıt tüketimi ile bütün dünyada atmosfere gittikçe daha az SO2 emisyonu
olmakta, bunun sonucunda da topraga ulasan S miktarı düsmektedir. Yine tarımsal
mücadele amacı ile kullanılan kükürtlü bilesik uygulamalarının azalması, aynı
sekilde amonyum sülfat gübresi kullanımının azalması topraklarda ortaya çıkmaya
baslayan kükürt noksanliginin nedenleri arasında sayılmaktadır. Bu nedenle,
kükürt kaplı gübrelerin kükürt noksanlıgı belirlenmis topraklarımızda, özellikle
bugday ekim alanlarında uygulanması ek bir yarar saglayabilecektir.
Azotlu gübreler bazı kimyasallarla muamele edilerek de yavas etkili hale
getirilmektedir. Bu
maddeler arasında formaldehit ile islem gören azotlu gübreler Üreform veya
Nitroform gibi isimler ile anılırken, Crotodur ( Crotonyliden diüre veya CD-Üre
) ,
sodur (
sobutyliden diüre veya ID-Üre ) uygulanan çözünmeyi geciktirici
maddelere göre isim almıs yavas etkili gübrelerdir. Ayrıca, gübrelerin
çözünmesini fiziksel önlemlerle yavaslatan islemler de bu tür gübrelerin
üretiminde kullanılmaktadır.
Bu amaçla kullanılan yöntemler arasında gübre granüllerin bir film tabakası
halinde plastikle veya mumla kaplanması da sayılabilir.
Çesitli kimyasallar veya plastik, mum gibi kaplayıcılar ile islem görmüs
gübrelerin kullanımının artması, çevreci bakıs açısından sakıncalar
tasıyabilmektedir. Çünkü kaplama materyalinin ve ilave kimyasalların toprakta
birikerek çevre kirlenmesini baska bir boyuta tasıma riski bulunmaktadır. Aynı
durum, toprak mikroorganizmasını baskı altında tutarak gübreden çözünmeyi
yavaslatan uygulamalar için de geçerlidir. Bu kimyasalların hem bitkilere hem de
sulara bulasma riski yanında, toprak mikrobiyolojik özelliklerinin degismesi
veya tümden ortadan kalkması gibi bir sonucu dogurması da olasıdır. Bu konu ile
ilgili olarak söylenmesi gereken bir diger durum, gübrelerin yavas etkili forma
dönüstürülmesinin ek bir maliyeti bulundugu ve buna baglı olarak bu ürünlerin
daha pahalı olmalarıdır.
Bu nedenle, gübreleri yavas etkili hale getirmenin mekanik yollarla yapılması
agroekolojik
açıdan daha çok tercih edilen bir yöntemdir. Gübre granüllerinin
irilestirilmesi, baska bir deyim ile büyüklüklerinin artırılması, çözünmenin
genis bir zamana yayılması sonucuna dogurmaktadır. Böylece topraga birkaç defa
gübre uygulama zorunlulugu ortadan kalktıgı gibi, bitki kök bölgesine yakın
verilen iri taneli gübreden yararlanma artarken topraga yayılmamıs gübreden
olacak fiksasyon ve kayıplar da azalmaktadır. Fındık veya ceviz iriliginde
üretilen bu tür gübreler “Süper Granül” olarak anılmaktadır.
3.5. HASSAS TARIM TEKNİKLERİ
Bir önceki bölümde açıklandıgı sekilde, gübrelerin etkinligini artırmak, böylece
agroekolojik
sistemde gelisebilecek olumsuzlukları azaltmak amacı ile yapılan uygulamaların
da çogu kez baksa olumsuzluklara yol açması diger seçeneklere yönelmeyi de
zorunlu kılmaktadır. Toprak yönetim sistemleri içerisinde çogu kez ortaya çıkan
bu tür paradoksları asmanın yolu olarak yine dogal (klasik) yöntemlerin
kullanması önerilmektedir (Van Noordwijk ve Cadisch, 2002). Bu nedenle,
gübrelerin dogal yollarla yavas etkili hale getirilmeleri veya topraktaki bitki
besinlerinin etkinligini dogal yollarla artırma konusunda son dönemlerde yapılan
çalısmalar artmıs bulunmaktadır Terminoloji olarak sıkça gündemimize gelmekte
olan “Hassas Tarım” (Precision Agriculture) teknikleri bitki besin maddeleri
kullanım etkinliginin artırılmasında önerilen yollardan birisidir (Robert,
2001). Aslında tarımsal üretimde
kullanılması dogal olan hassas tarım uygulamaları, çagımızın intensif tarım
sistemi sonucunda terk edilmis eski yöntemlerdir. Örnegin ekim nöbeti (münavebe)
uygulamalarına agırlık verilmesi, karısık ekim sistemi, toprakta organik madde
birikiminin saglanması, etkin sulama uygulamaları, toprak islemenin azaltılarak
minimum düzeyde yapılması gibi uygulamalar toprak bitki besin maddeleri
yönetiminde önerilen hassas tarım uygulamaları arasında sayılmaktadır. Bu
uygulamalar tarımın kendisi olup alternatif bir tarımsal üretim modeli degildir.
Gübre, ilaç gibi kimyasallar, etkileri göz önünde bulundurularak entegre ürün
yönetimi prensiplerine göre uygulanmaktadır.
4.SONUÇ
Dünya nüfusundaki artısa paralel olarak tarımsal üretimin de artırılması
zorunlulugu daha çok
girdi kullanımını gündeme getirmekte, bu girdilerin basında yer alan yapay
gübrelerin kimi riskler tasıması ikilem yaratmaktadır. Ancak, gübrelemeye bir
uzman tarafından karar verilmesi, uzmandan yararlanılamıyor, üretici bunu kendi
gerçeklestiriyor ise, bu konuda yetkin olması çevresel olumsuzlukları azaltacak
en etkili yol olarak degerlendirilmektedir. Bitki beslenmesi yolu ile yüksek
verim, kaliteli ve saglıklı ürün için yapılması gerekenler, gübre gereksiniminin
belirlenmesi, gübre çesidi ve miktarı, uygulama yöntemi, uygulama sıklıgı ve
zamanı, uygulama kayıtları, gübre depolanması, organik gübre ile ilgili kayıtlar
önem tasımaktadır. Gübre kullanım etkinliginin artırılmasının, riskleri
azaltarak bitki besini gereksinimin karsılanmasında önemli bir rol oynadıgı
görülmektedir. Gübre etkinligini artıracak önlemler hem ürün açısından, hem
çevresel açıdan, hem de ekonomik açıdan degerlendirilmektedir. Özellikle bilgi
düzeyinde ve teknolojideki gelismeye paralel
olarak ortaya çıkan yeni uygulamalar, çagımız insanının bekledigi saglıklı ve
kaliteli tarımsal ürünler elde edilmesinin bilinçli üreticiler ile
yapılabilecegini göstermektedir. Çevre ve insan saglıgına zarar vermeyen, dogal
kaynakları koruyan, gıda güvenligini saglayan, tüm asamaları izlenebilir
tarımsal üretim yapan üreticiler yetistirmek en büyük toplumsal hizmet olarak
degerlendirilmelidir.
yi Tarım Uygulamaları gibi çagdas kalite yönetim sistemlerinin
ülkemizde de uygulanmaya baslanması ve kısa zamanda kaydedilen gelismeler
gelecek için ümit vermektedir.
KAYNAKLAR
Brentrup, F., Küsters, J., Kuhlmann, H. and Lammel, J. (2001). Aplication of the
Life Cycle Assessment methodology to
agricultural production: an exemple of sugar beet production with different
forms of nitrogen fertilisers. European J. of
Agronomy, 14: 221-233.
FAO (2009). How to feed the world 2050. Global agriculture towards 2050. High
Level Expert Forum, Rome, 12-13 October
2009.
Çakmak,
. (2002). Plant nutrition research: Priorities to meet human
needs for food in sustainable ways. Plant and Soil, 247: 3-
24.
Çakmakçı, R., (2005). Bitki Gelisiminde Fosfat Çözücü Bakterilerin Önemi. Selçuk
Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi 19 (35):
93-108.
Demir, S. (1998). Bazı Kültür Bitkilerinde Vesiküler Arbusküler Mikorhiza (VAM)
olusumu ve Bunun Bitki Gelisimi ve
Dayanıklılıktaki Rolü Üzerinde Arastırmalar, E.Ü. Fen Bilimler Enstitüsü,
Doktora Tezi 144 S.
Dereli, T. ve Baykasoglu, A. (2003). Kalite ve Hayata
zdüsümleri. Nobel Yayın No: 561, Ankara.
Eyüpoglu, F. (2002). Türkiye Gübre Gereksinimi, Tüketimi ve Gelecegi. Toprak ve
Gübre Arastırma Enstitüsü
sletme Müdürlügü
Yayınları, No: 2, Ankara.
Fresco, L.O. (2004). Fertilizer and the Future. FAO Agricultur Department.
www.fao.org.
Gyaneshwar, P., Kumar, G.N, Parekh, L.J.and Poole, P.S.(2002). Role of soil
microorganisms in improving P nutrition of plants.
Plant and Soil, 245: 83-93.
Higa, T. (1991). Effective microorganisms: A biotechnology for mankind. p.8-14.
In
J.F. Parr, S.B. Hornick, and C.E. Whitman
(ed.) Proceedings of the First International Conference on Kyusei Nature
Farming. U.S. Department of Agriculture, Washington,
D.C., USA.
Higa, T., J. F., Parr, (1994). Benefıcial and Effectıve Microorganisms for a
Sustainable Agriculture and Envıronment.
International Nature Farming Research Center Atami, Japan.
Jiang, L. and Hardee, K. (2009). How do recent population trends matter to
climate change. Population Action International.
www.populationaction.org.
Jones, D.L. and Darrah, P.R. (1994). Role of root derived organic acids in the
mobilization of nutrients from the rhizosphere.
Plant Soil, 166: 247–257.
Karaçal,
. (2004). Gübrelemede Çevreci Yaklasımlar. 3.Ulusal Gübre
Kongresi Bildiri Kitabı, s. 647-654, Tokat.
Karaçal,
. (2008). Toprak Verimliligi. Nobel Yayın No: 1335, Ankara
Kucey, R. M. N., Janzen, H. H. and Legett, M. E. (1989). Microbially mediated
increases in plant available phophorus. Advances
in Agronamy, 42: 199-228.
Kumar, V. and Narula, N. (1999) Solubilization of inoranic phosphates and growth
emergence of wheat as affected by
Azotobacter chrococcum. Biol. Fert. Soils, 28, 301-305.
Nautiyal, C. S., Bhadauria, S., Kumar, P., Lal, H., Mondal, R. and Verma, D.
(2000). Stress induced phosphate solubilization in
bacteria isolated from alkaline soils. FEMS Microb Lett 182, 291-296.
Robert, P.C. (2001). Precision agriculture: a challange for crop nutrient
management. Plant Nutrition-food security and
Sustainability of Agroecosystems. Kluwer Academic Pub. p.692-693.
Tüfenkçi, S., Demir, S. ve Erdal,
. (2000). Vesiküler-Arbüsküler Mikorhizza (VAM) asılamasının
azotlu ve fosforlu gübrelerle
gübrelenmis nohut bitkisinin N ve P içerigi üzerine etkisi. YYÜ Ziraat Fakültesi
Tarım Bilimleri Dergisi, 10:19-23.
Van Noordwijk, M. and Cadisch, G. (2002). Access and excess problems in plant
nutrition. Plant and Soil, 247: 25-40.
|